Durkheim Öldü! - Arthur Asa Berger | Kitap Yorumu #52

***Tanıtım***1910 yılında, Londra'da, dönemin önde gelen sosyologlarının ve politik aktivistlerinin bir araya geleceği bir konferans toplanacaktır. "Toplumsal İlerleme" teması etrafında gerçekleşecek konferans Londra basınında günler öncesinden yankı bulmuş, gazete sütunlarında konuşmacıların fotoğrafları ve teorik yaklaşımlarını anlatan makaleler arz-ı endam eylemektedir. Fakat konferansa günler kala, tüm zamanların en ünlü dedektifi Sherlock Holmes'ün Baker Sokağı'ndaki evinin kapısı bir kadın tarafından çalınır. Artık yumrukların konuştuğu bir kavgayı ve mücevher hırsızlığını içine alan bir gizem, Holmes ve kadim dostu Dr. Watson tarafından çözülmeyi beklemektedir. İnsan eylemlerini açıklama amacındaki sosyal teori, bu sefer bizzat eylemlerin nedeni olmuştur. Holmes bizzat sosyal teoriyi soruşturmaya başlar, sorguladığı kişiler ise bu teorilerin yaratıcılarıdır: W. E. B. Du Bois, Emile Durkheim, Sigmund Freud, Vladimir Lenin, Georg Simmel, Beatrice Webb ve Max Weber.

Türkçe okurun kitle iletişim ve kültür teorilerinden tanıdığı Arthur Asa Berger, bu sefer bizlere, klasik sosyal teorinin temel figür ve kavramlarını bir kapalı oda polisiyesi formatında sunuyor. Holmes ve Watson, her bir sosyal teorisyenin teorilerini, hayatlarını ve tutkularını bizzat kendi ağızlarından öğrenirlerken ortaya, sosyal bilim öğrencileri ve klasik sosyal teori meraklıları için son derece eğlendirici ve eğitici bir giriş kitabı çıkıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 200
Baskı Yılı: 2015
Dili: Türkçe
Yayınevi: Heretik Yayıncılık


***Yorum***

''Teori daima teorisyeni açıklamada yardımcı olur.'' diye devam etti Holmes. ''Tabii kendisi de konferans için burada olan ve daha önce bir kaç kez kendisiyle buluşma ayrıcalığına mazhar olduğum saygıdeğer Dr.Freud büyük ihtimalle şeyleri başka bir yolla ele alırdı.
''Freud mu? Onun fikirlerinin tamamen hayal mahsulü olduğunu düşünüyorum...neredeyse peri masallarına benziyorlar'' diye karşı çıktım Holmes'e. ''Zihnimizde onun deyişiyle bilinçdışı diye bir kısmın var olduğu ve onun hakkında, davranışlarımızı şekillendirdiğinden başka bir şey bilemeyeceğimiz fikri bana korkunç zorlama geliyor. Çocukların karşıt cinsteki ebeveynlerini arzuladıklarını söyleyen Ödipus Karmaşası teorisi, çocukluğun ve cinselliğin anlamı üzerine düşünceleri..
Fikirleri bir bütün olarak etkileyici ama ben şahsen ikna edici bulmuyorum. Rüyaların, arzuların gerçekleşmesi olduğu fikrini ise bilhassa kabul etmem zor. Bence onunla senin aranda ortak olan tek şey ikinizin de.. şeye bağımlılık, şeye duyduyğunuz bağımlılık..''
''Kokain.'' diye tamamladı cümlemi Holmes.


Bu kitabın varlığından bile haberdar olmamam beni gerçekten çok üzüyor. Eğer okulda önerilmemiş olsa bunu okumayacak olmam da beni ekstra üzüyor. Her şey okulda ders kitaplarından birisinin bu olmasıyla başladı diyebiliriz sanırım. Yani tam emin değilim ama diyebiliriz bence. O zamana kadar böyle bir kitabın varlığından bihaberdim. Herhalde uzunca bir süre de olmazdım. İlk söylendiği tarihte kitabı edindim ama okuma konusunda, araya kitap ata ata birazcık uzattım denebilir. Neden bilmiyorum sanırım sayfa sayısının azlığı ve ele gelirliğinden dolayı, gözümde çok büyütmedim ve çıtır çerez olarak gördüm. 
Eh sayfa sayısı gerçekten azdı ama çıtır çerez değildi. Normalde başka bir kitabın bu sayfa sayısı azlığında bu kadar çok bilgiyi sıkılmadan damarlarımıza enjekte edebileceğini pek sanmıyorum. Ama yine de bu kitap hakkında bir çok eleştirim var. Nacizane.

Evet, bu tamamiyle Sherlock Holmes hikayesi, ana karakterimiz Sherlock Holmes ve yardımcısı Dr. Watson. - ki zaten bu ikiliyi ayrı düşünmek namümkün- Londra'ya dönemin seçkin profesörleri bir konferans bir buluşma için geliyorlar, fakat orada küçük bir kargaşa peydah oluyor ve sen misin o kargaşayı yaratan. Kitabın geneli, Holmes'ün kargaşanın olduğu mekanda bulunan kişileri sorgulaması ile geçiyor. Tabii bu sorgulanan kişilerin hepsi sosyolojik alanda ihtisas yapmış profesörler olunca iş biraz daha değişik uçlara kayıyor bence. 

''Suçluların hapishaneye konmalarının asıl sebebi onları ıslah etmek değil, bizim ve toplumumuzun ahlaki üstünlüğünü yeniden ve yeniden teyit etmektir.''

Kitabı okurken ne bekledim bilmiyorum ama Holmes'ü biraz daha dişli bekledim. Çünkü karakter olarak Holmes, kendi tabiatı gereğince dişli, kendi zekasının farkında olan, buz gibi bir adam. Tabi ki uçuk kaçık noktaları da yok değil. Bu kitapta Holmes bastırılmıştı. Yani nasıl desem, sosyoloji ile ilgili bilgi empoze edilebilsin diye Holmes, piyon olarak kullanılmıştı. gayet açık, yani sorguya çekiyor, herkes sırayla Holmes'e kendi teorisinin süper über olduğundan bahsediyor, belki bir kaç satır duygularını açıp gidiyor. Genel olarak suç çözümünün olduğu olaylar sürecinde, okuyucuya pek bir şey bırakılmamıştı. Bırakılan şey teorilerdi. Ama asıl öykü içerisine okuyucuya giremiyordu. Yani tamam teorilerin ana konu olduğu bir kitap ama köşede kıyıda da Holmes sorun çözüyor. Yani iki olay arasındaki denge yoktu.
Ve bu beni gerçekten epeeeyce rahatsız etti. Fazla figüran vardı kitapta ya.

''Bazı filozoflar, pek çok insanın asla baştan çıkartılmadıkları, ahlaksız olma fırsatına asla sahip olamadıkları için ahlaklı olduklarını iddia ederler.''


Kitap, Holmes'ün arkadaşı Dr.Watson'ın ağzından anlatılıyordu. Ve inanın bana kitapta replikleri Holmes'tan de fazlaydı. Bu olay benim gözüme çok battı. Yani diyecek bir şey yok. Ha, sadece kötü yönleriyle belirlenecek dengeyi tutturamadığımız bir kitap mıydı? HAYIIR! değildi tabi.
Yani gerçekten teorileri insana belletiyordu. Şahsen daha evvelden bildiğim bir çok bilgi kırıntısı artık kırıntı olmaktan ibaret değil. Daha da fazla, daha da çok. Yani öğretiyor elbette. 
Bir de benim hoşuma giden şey, kitabın ön sözleri oldu. Çevirmenin ön sözü olsun, yazarın olsun bence çok güzeldi. Kitapta okumadan geçmemeniz gereken yerlerden olduğunu düşünüyorum. 
Bunun yanı sıra, kitap hakkında çok küçük bilgi geçecek olursam, Du Bois, Freud, Beatrice Webb, Weber, Lenin, Durkheim gibi adamlar dile geliyordu. Bu noktada bu adamlarla hepsiyle daha sade dilli bir kitapta daha öznel bir şekilde tanışmış olduğum için çok memnunum diyebilirim.

''Feminizm hakkında konuşulan tüm bu şeylerin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Hangi kadına sorarsanız sorun, akıllı olmaktan ziyade güzel olmayı tercih edecektir.'' ben de şöyle cevap vermiştim: ''Kesinlikle doğru fakat bunun sebebi erkeklerin çocuğunun aptal ve çok azının kör olmasıdır.''


Kitap hakkında şunları da söylmek isterim, kitap başında karakterlerini tanıttığı gibi sonuna da sözlükçe koymuş. Bende arada bir 'aa bu kelime de neyin nesi?' diye tepki verdiğim anda arka sayfayı çevirip kelimenin uzun açıklamalı halini bulabildim. 200 sayfa içerisine çok fazla şey sığdırılmış. 
Kitabı okuduğum için HİİİÇ pişman DEĞİLİM.
Kitabı okumanızı da ŞİDDETLE öneririm.

öpücükler xoxo





















Share:

Genç Elitler - Marie Lu (The Young Elites #1) | Kitap Yorumu #51

***Tanıtım***
Onlar Hayatta Kalanlar, Liderler, Savaşçılar. Onlar Genç Elitler.

Adelina Amouteru, ölümcül bir hastalıktan kurtulmuştur. On yıl önce ülkesini kasıp kavuran kanlı humma vücudunda tuhaf izler bırakmıştır. Fakat hastalığı atlatanların bazılarında, başka şeyler de kaldığı rivayet edilmektedir… Gizemli ve sıradışı yeteneklere kavuştuklarına inanılan bu insanların kimlikleri gizlidir ancak onlara Genç Elitler denmeye başlamıştır.
Teren Santoro, Kral için çalışmaktadır. Engizisyon Mihveri'nin lideri olarak görevi, tehlikeli olduğuna inandığı Genç Elitler'i bulmak ve onlar ülkeyi yok etmeden onları yok etmektir ama aslında Teren hepsininkinden büyük bir sır saklamaktadır.
Enzo Valenciano, Hançer Cemiyeti üyesidir. Bu gizli Genç Elit grubu, kendilerinden olanları Engizisyon Mihveri'nden önce bulmaya çalışmaktadır ama Adelina'yı bulduklarında onun şimdiye dek görmedikleri güçlere sahip olduğunu keşfedeceklerdir.
Birbirinden apayrı savaşlar sürdüren bu üçlünün yolları hiç beklenmedik şekilde kesişecektir. Ancak hepsinin emin olduğu tek şey vardır: Karanlık bir intikam ve yok etme arzusuyla yanıp tutuşan Adelina'nın güçlerine bu dünyada yer yoktur.

"Bu kitabı eline alanlar büyülenmeye hazır olsun… Tabii bir de serinin devamına."
-Booklist-

"Lu, karakterlerinin müthiş hatalar yapmasına izin vererek çıtayı gerçekten yükseltiyor… Tekrar tekrar ziyaret etmek isteyeceğiniz bir dünya."
-New York Times Book Review-

"Lu 'romantizmle olgunlaşma' formülünden çark ederek sevgi temasının içinde yer alan pek çok hissi tek tek ele almış… Bu kitapta ne Adelina ne de okurlar için huzur var. İhanet, ölüm tehditleri ve reddedilmenin hissedilmediği tek bir güvenli bölge bile yok."
-Publishers Weekly-

"Gerçekten sürükleyici fantastik eserlerin hayranları için kaçırılmaz bir fırsat."
-Kirkus Reviews-

"On dördüncü yüzyılda ve korkunun güç anlamına geldiği bir dünyada geçen bu fantastik eserde Game of Thrones, X-Men'le karşılaşıyor. Bu epik fantazya her şeyin değişeceğinin rivayet edildiği ikinci kitabı dört gözle beklemenize sebep olacak."
-Shelf Awareness-

"Heyecan yüklü ve dopdolu bu öyküde nabzınızı hızlandıracak dövüş sahneleri, kalbinizi durduracak kadar kıl payı kurtuluşlar ve yıkıma sürükleyen ihanetler var."
-The Bulletin of the Center for Children's Books-

"Lu, Genç Elitler ve Adelina'nın hikâyesini örerken her sayfaya büyüsünü katmış. Hiçbir şey göründüğü gibi değil."
-Voya-

"Lu unutulmaz ve büyüleyici bir tarihi fantazyayı, tüm gençlerin tecrübe ettiği kendini kabul sorunuyla boğuşan, güçlü bir kadın kahramanla harmanlamış. Bu yeni seri hem eski takipçilerini etkileyecek hem de yepyeni hayranlar edinmesini sağlayacak."
-School Library Journal-
(Tanıtım Bülteninden)


Sayfa Sayısı: 368
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Pegasus

***Yorum***


''Bazıları bizden nefret eder, darağacında sallandırılması gereken haydutlar olduğumuzu düşünür.
Bazıları bizden korkar, yakılarak öldürülmesi gereken iblisler olduğumuzu düşünür.
Bazıları bize tapar, tanrıların çocukları olduğumuzu düşünür.
Ama hepsi bizi tanır.''



Kitap hakkında daha önce herhangi bir bilgiye sahip olmadığıma inanamıyorum! Bu cehaletimin yazarın diğer kitaplarını okumamış oluşumdan kaynaklandığını düşünmekteyim. Marie Lu ile bu kadar geç tanıştığım içinde üzgünüm. Bunun sebebi kitabı yazım dili değil. Dilde diğer yazarlardan farklı çok fazla bir şey göremedim lakin, yazarın yarattığı dünya, hayal gücü bambaşka bir evren, bambaşka bir hikaye. Bu durum ise kitabı sevmeyi neredeyse zorunlu kılıyor.


''Sadece inandığın şeyleri görüyorsan, gördüğüne inanmanın anlamı yoktur.''


Kitap için yapılan yorumlar kısmında bir noktada, ''x-men'' benzetmesi kullanılıyor. Tam olarak x-men söz konusu olmasa bile insan gerçekten de benzetmeden duramıyor. Kendine has özgün bir konusu var, fakat bir noktadan sonra bütün distopyalar, bütün fantastikler aynı noktaya bağlanıyormuş gibi geliyor bana. Konuyu kısaca özet geçeceğim, belki de bana hak verirsiniz: Ülkede kanlı humma hastalığı baş gösteriyor ve neredeyse nüfusun yarısından fazlası ise bu humma yüzünden kırılıyor. Geriye kalanlar, hummayı yenebilmiş olanlar ise hayatlarına vücudunda bir izle hayatlarına devam ediyorlar. Bu iz kimisinde bir kusur olarak farke dilirken kimisinde fark edilmiyor. Tabi bunlara malfetto deniyor. Bu Malfettoların bir kısmı ise farklı güçlere sahip olarak yaşıyorlar. Şimdiii, esas kızımızın yani Adelina'nın hikayesi de bu noktada başlıyor.

''Henüz dünya gençken, tanrılar ve tanrıçalar melekleri yarattı; Mutluluk ve hırs, güzellik ve empati ve keder, korku ve öfke, insanlığı ateşleyen kıvılcımlar. Bir şeyler hissedebilmek, dolayısıyla insan olmak, tanrıların çocuğu olmak demektir.''


Adelina'nın hikayesi bu noktada başlıyor ama aynı anda Teren ve Enzo isimli karakterlerin hayatları da başlıyor. üçü de aslında hikayenin olmazsa olmazları olmalarına rağmen, baş karakter Adelina olduğu için esas kızımız da elbeteki o oluyor. Şimdi küçücük x-men'den farkını şuraya bir kondurayım: X-men, mutasyona uğrayan karakterlerden oluşuyordu lakin genç elitler, malfettolardan oluşuyor ve tam olarak mutasyon diyemeyiz, daha çok özel güçlere sahip olmakla ön plana çıkıyor. Ama benzettiğim noktalar var, mesela Genç Elitler isminde bir grupta, Enzo'nun hakimiyetindeki, aynı Xavier'in denetimindeki x-men'e benziyor. Bu noktada Adelina kim derseniz, içimden bir ses Magneto diyor. Bu spoiler'a mı girdi? Bence girmedi. Umarım girmemiştir yani.

''Düşman olmaları gerektiğini bilmedikleri sürece birbirlerinin en yakın arkadaşıydılar. Hakikat çok geçmeden yıkıma neden olacaktı.''


Yazarın teşekkür kısmında, kitap hakkında karakterler hakkında demiş olduğu şey benim çok hoşuma gitti, özetle: genç elitler bir kahraman hikayesi olarak başladı fakat bu hikaye çok fazla ilerleyemedi, bizde napsak napsak diye düşündük, kötü kızın hikayesini yazalım dedik. Ya da buna benzer bir şeyler. Tabi ki kötü kız dediysek, şu teen fiction kötü kızlarından değil Adelina, süper kahraman kötü kızlarından bahsediyorum, süper kötü yani. Öğretmenlerine kafa tutan tiplerden değil. Onlar hiç hoş olmayan kötüler. Adelina havalı kötü. Anladınız mı? Bence gayeet açık oldu. Velhasıl kelam, Adelina'da genç elitlere katılıyor ve güçlerinin farkına varması, hatta güçlerini nasıl kullanacağının farkına varmasıyla olaylar akıyor da akıyor.


''Güven, dipsiz bir boşluğa düştüğümüz ve birbirinizin eline uzandığınız andır.''


Seri kitap okumam da okumam, sevmem de sevmem diye diye neredeyse bütün okuduğum kitaplar seri olmaya başladı mı? Başladı. Seri kitap okumaya alıştım mı? Alıştım. Genç Elitler'in ikinci ve üçüncü kitabını alıp okuyacak mıyım? Okumaz mıyım...

Ben kitabı beğendim, ama sor bana neden beğendim, beğendim çünkü bu defa kitap süper kahramanın değil süper kötünün hikayesiydi. Beğendim neden, karakterlerin yaşı küçüktü ve ona uygun davranışlar sergiliyorlardı, araya gelip çok bilmişlik yapan eden olmadığı gibi yaşı büyükmüşçesine davranışlar da yüklenmemişti. Bence bunlar beğenmek için bayağı geçerli sebepler. Fantastik seviyorsanız, nabzı hep yüksek tutan bu kitabı okumanızı tavsiye ediyürüm..


öpücükler xoxo



















Share:

Aşk Ve Diğer İmkansız Kelimeler - Erin McCahan | Kitap Yorumu #50

***Tanıtım***
İnsan bilmediği bir dilde kendisi olabilir mi?.. Peki ya âşık olabilir mi?


Kalbiniz çeviriye kurban giderse ne olur?

On altı yaşındaki Josie birçok dil bilmektedir: Lise dili, üniversite dili, arkadaş dili, erkek arkadaş dili, ayrılık dili, hatta güzel kız dili. Ama bunların hiçbiri kendi dili değildir… Onun dilini konuşanlar yalnızca en yakın arkadaşı Stu ile ablası Kate'tir. Kate çekilmez bir adamla nişanlanınca Josie bunu dünyanın en büyük hatası gibi görmekten kendini alamaz. Ablası düğün gününe kadar Josie'yi yola getirmeye kararlıdır; Josie'yse Kate ile nişanlısını ayırmaya. Sırlar ve anlamsal farklılıklar üzerine savaşlar verilirken Josie gerçek aşkın doğasını merak etmeye başlayacaktır.

"McCahan'ın ilk ağızdan anlattığı öykü, okurları kahkahalara boğacak. Josie'nin analitik, fazla düşünerek yaptığı konuşmaları ve iğneleyici cümleleri gönüllere taht kuracak cinsten."
-Publisher's Weekly-

"Başkahramanı gibi komik, tuhaf ve sempatik bir hikâye… Hayran kalmamak elde değil."
-Huntley Fitzpatrick-

"Josie gençlik edebiyatında nadir bulunan, özgün bir karakter… Kontrol edilemeyeni kontrol etmeye çalışarak, sevgiyi hem isteyip hem ondan korkarak içimizden biri olduğunu gösteriyor. Canlı karakterler ve tatmin edici konusuyla okurların beklentisini boşa çıkarmayacak." 
-Kirkus Reviews-
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 336
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Pegasus


***Yorum***


''Dünyadaki bütün diller içindeki en harika kelime 'yurt'. Türkçe. İsviçre Alpleri'nde yaşayan, Fransızca konuşan, keçi güden bir aileden de geliyor olsam duyar duymaz yurt ne demek anlardım. Karışıklığa mahal yoktu. Gayet açık ve netti. Bir dilin olağanüstülüğüne somut bir örnekti.
Yurt.
Keşke bütün diller bu kadar açık olsaydı.''


Aşk ve Diğer İmkansız Kelimeler, ihtiyacım olan yerde, ihtiyacım olan bir kitaptı. Bence tanrılar bu ihtiyacımı hissederek bana gönderdiler. Bir kaç yerde, çabuk okunan, çerezlik bir kitap olarak bahsedildiğini duyunca, benim beklentim düştü tabi, ama bu kitaplar genelde iç ısıtan türde olduğu için çok üzerinde durmadım. Ne de olsa, yüreğimizin buz tutmasını engelleyecek bir şeyler varsa onlarda bu tür kitaplardan başka bir şey değildir. Kaldı ki, çerez kitaptı ama o kadar da beklentimi düşürecek kadar bir kitapla da karşılaşmadım. Ben çok sempatik buldum, belki de esas kızı epeyce içselleştirdiğim için olabilir. Kim, baş kahramanı yakın bir arkadaşına benzeyen bir kitabı sevmez ki?

''Cuma günü gelmeden önce ona sormam gereken sorulardan oluşan otuz yedi maddelik bir listem olduğu konusunda onu uyarsan iyi olur.
Sadece otuz yedi mi? Neden yuvarlak hesap kırk değil?
Çünkü soruların sayısının sorularla bir ilgisi yok. İhtiyacım ne kadarsa o kadar sorum var.''


Kitabın konusunu kısaca özet geçmek gerekirse, Josie esas kızımız ve, kitabın adının aksine kesinlikle aşkla yoğurulmuş bir gençlik kitabı değil. Josie'nin inmeli çıkmalı aşk hayatından da bahsetmiyor. Her şey, Josie'nin ablasının -yani Kate- evlenmek gibi bir niyette bulunmasıyla başlıyor. Tamam bunda ne gibi bir sorun çıkabilir ki, değil mi? Bende önce abartıldığını düşündüm ama öyle değil. Neden mi? Çünkü Josie'nin bazı yerlerde haklı sebepleri var ki, bazen Kate'e inanılmaz derecede deli olmamak elde değil. Ama bazen de Josie hakikaten çekilmez oluyor. 
Asıl olayı söylemedim; Josie süper üstün zekalı, yani olaylara bizim baktığımız açıdan bakması için kendinden ödün vermesi gerekiyor. Bunu Josie'den istemek haksızlık olmaz mı?

''Ben işi çözdüm''dedim.
''Aşkı çözemezsin,''dedi uzun sarı saçlarını bir omzundan dalgın dalgın geri atarak.
''Ben her şeyi çözebilirim.'' dedim.
''Hayatında ne kadar fare eti yedin?'' diye sordu Stu dikiz aynasından bakarak.
''Tamam tamam. Çoğu şeyi çözebilirim.''


Josie 15 yaşında, üstün zekalı olduğu için sınıf atlamış ve aynı zamanda üniversiteden yani yukarından ders alanda bir öğrenci. Stu ve Sophie ise onun tek arkadaşları diyebiliriz çünkü diğer arkadaşları biraz, ne bileyim, yakın arkadaş kavramı içerisinde anılmayacak türden. 
Geoff ise, ki aslında tüm kitabın esas oğlanı Geoff olmalı, Josie'nin ablasının nişanlısı. Hayır, hayır, Josie ve Geoff arasında hoşlantı ya da diğer hoş olmayan şeyler olmuyor. Josie Geoff'tan tam anlamıyla nefret ediyor. Ben bunu ablasını başkası ile paylaşmak istememesine bağlıyordum ki, kitabın sonlarına doğru Josie'de bu durumu itiraf ediverdi.

''Biliyorum. Yapacak işlerim var,''dedim.
''Ne yapıyorsun?''
''Zamanla derken kastedilen zamanın matematiksel uzunluğunu belirliyorum.''
''Ne? Beni affetmen o kadar mı sürecek yani?''
''Evet, bu karmaşık bir formül o yüzden lütfen çıktıktan sonra kapıyı kapa.''
Kapı dilinin sesini duyduğumda bilgisayar ekranımı yeniledim ve araştırmama devam ettim: + bilim +ilk görüşte aşk.


Her ne kadar yer yer Josie'nin çok bilmişliğinden yılsam da bu kitap iç ısıtan, çabuk giden ve enteresan bir konuya, kesinlikle çok farklı bakış açısıyla değinen bir kitap olma özelliğini taşıyor. Bazı noktalarda kitaplar hakkındaki değerlendirmemi şu şekilde yaparım : Kitabı okumak için ayırdığım zamana pişman mıyım, yoksa değil miyim? 
Bu kitabı okumak için ayırdığım zamana kesinlikle pişman değilim. Hatta çıtır çerez bir zamanda kafa dağıtmak için okunması gereken kitaplardan birisi olduğunu düşünüyorum.
Bu kitap bana 80-90 civarında çekilmiş gençlik filmlerinin tatlılığını anımsattı.

''Anevrizma, kalp krizi, alerjik reaksiyon geçirmiyorsam ya da erken menopoza girmediysem yalnızca tek bir hayati tehlike taşıyan durumdan muzdarip olabilirdim: Dünya çapında utanç.''

öpücükler xoxo
















Share:

Yabancı - Diana Gabaldon (Outlander #1) | Kitap Yorumu #49

***Tanıtım***
Sene 1945. Eski bir savaş hemşiresi olan Claire Randall, evine dönmüştür. Tekrar bir araya geldiği eşiyle ikinci bir balayına çıkar. Salisbury Düzlüğü’nde bulunan tarihi taş çemberini ziyaret ederler. Bu taşlardan birine dokunan Claire birden kendini, savaş yüzünden yıkılmış ve gruplaşmış sınır baskınlarına maruz kalan İskoçya’da bir yabancı olarak bulur. Sene 1743’tür.

Anlayamadığı güçler tarafından zaman içinde geçmişe savrulan Claire, hayatı için tehdit oluşturabilecek mülk sahipleri ve casusların arasına düşmüştür. Cesur bir İskoç savaşçısı olan James Fraser, Claire’e öyle sınırsız bir aşk sunar ki, genç kadın sadakat ve tutku gibi iki zıt duygunun arasında sıkışıp kalır. Farklı zamanlarda yaşayan ve hiç ortak özellikleri olmayan bu iki adam arasında bir seçim yapması gerekmektedir.


İnce Kapak: 
Sayfa Sayısı: 838
Baskı Yılı: 2010


***Yorum***

''Gecenin karanlığında otuz kilometre yolu at sırtında, kötü yol koşullarında, İskoç etekli adamlar grubu eşliğinde sürdüğünüz atı bir yaralıyla paylaşmayı olay olarak görmediğiniz takdirde, yolculuğun kalanının olaysız geçtiğini söyleyebilirim.''


Bu öyle bir kitaptır ki! Anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. Nereden aldığım ile başlasam iyi olacak. Yine bir gün Epsilon Standında çalışırken... Eskişehir Kitap Günleri'nde edindiğim bir diğer kitaptır kendileri. Tüm yaz, bir kitap daha okuyayım sonra Yabancı'ya başlayacağım diye diye süründürdüğüm kitap olma özelliğini de taşır ayrıca. Çünkü 800 küsür sayfa demek, nereden baksan 3 kitaba eşit demek, insan ister istemez 'hayırdır inşallah' oluyor haliyle. Lakin, boşuna gözümü korkutmuş, boşuna geç kalmışım. Neyse ki sonradan, bütüüün tayfanın Yabancı okuması ile birlikte (hemde neredeyse hepisi orijinal kapak edinmiş, bendeki dizi kapağı) bende zamanı daha fazla geçirmeden okuyayım dedim tabii.

''Yürürken bir anda bir şeyin daha farkına vardım. Bilinmeyen düşmanları olan genç bir kaçak olarak bir yabancıya çok fazla güveniyordu.''

Kitabı kabaca özetlemek gerekirse, Claire isimli esas kızımız var. Tamam burada özetlemeyi bırakmak istiyorum. Claire esas kız olduğu için bütün dengeler onun üzerine kurulu ve tüm kitabı özetleyen cümle bu. ''Claire esas kızdır.'' Diğer özet cümlesi ise, ''Jamie ile tanışır.'' Hah. Tüm 800 sayfa boyunca olan biten aslında, tam anlamıyla bu. Fakat 800 sayfa boyunca bunu nasıl anlatmış, ne olaylar olmuş, derken bir bakıyorsunuz kitap bitmiş. Neyse ki içim kitap bittiğinde hafiften rahat çünkü daha okumam gereken kapkalın bir çok seri devam kitabı bulunmakta. Ayrıca dizisi de var. Yani nereden kaçırsam ipin ucunu oradan toparlayabileceğim bir çok alternatif çıkar yolum mevcut.

''Senin efendinim... Sen benimsin. Kendi ruhumu kaybetmeden seninkine sahip olmam imkansızdı.''


Şimdi, benim için tüm dengeleri altüst eden bir noktadır yukarıdaki alıntı. ''Sen Benimsin'' gördüğünüz üzere. O cümle beni bir aşk kitabında geçen ve beni delicesine irrite eden bir cümle olma özelliğini taşırken, bu kitapta okuduğum anda elim ayağım boşaldı, gözümden bir damlacık yaş süzüldü, içim ısındı bir hoş oldum yani. Kitabın güzelliğinin fevkialadeliğini buradan verebiliriz bence. Ya bakar mısın, kitabın kabaca özetini geçiyordum nereden nereye geldik, hey yavrum hey!

İşte efendim, bu Claire 1945 yılında yaşayan savaş hemşiresidir. Böyle akıllıda bir kadındır. Yani hatta benim tanıdığım en zeki kadın karakterlerden birisi olma özelliğini taşır ki bu durum gerçekten takdire şayan bir durumdur. Çünkü bilirsiniz, genelde aşk kitaplarındaki kızçelere masumcuku oynatırlar, bununla kalmaz, beyni alınmış gibi davrandırttırırlar, böyle aşk sarhoşu ederler kör olurlar. Ama Claire öyle mi? DEĞİL!

''Tanrının adaletine karşı kılıç çekmeye mi cüret ediyorsun? dedi bodur yargıç. Jamie kılıcını tamamen kınından çıkardıktan sonra onun önünde, yere sapladı ve kılıcın kabzası boşlukta sallanmaya başladı.
''Onu bu kadını korumak ve gerçekleri göstermek için çektim. dedi. Eğer burada bunlara karşı çıkan biri varsa onlar benimle görüşmeliler. Tanrı'nın ise sırası gelecek.''


Jamie esas oğlan dedim ya az evvel. Hemde ne esas oğlan... Claire'den 200 yıl evvel yaşayan 23 yaşında körpecik bir İskoç kendileri. Körpecik dedim ama tam olarak körpecik değil, o zamanlara bakacak olursak gayet adam... ADAM BEEE! Jamie fan clup damarım canlandı bak yine. Gerçekten, abartılmamış, kendi çizgisinden şaşmayan, ağırlığı olan, - ki bazen çok ağır- vıcık olmayan bir erkek karakter Jamie. Ve efsanevi bir aşık. Yani her genç kız bence beyaz atlı prensini düşlerken Jamie standardını göz önünde bulundurmalı diyorum. 
Claire, azıcık yerinde duramadığı için, 1945 yılında, ''aa uzakta bir taşlar var, nedir bu taşlar kimin bu taşlar'' diyerek, büyü sonucu 200 yıl geriye ışınlanır('?) yani ışınlanma diyebilir miyiz bilmiyorum ama gayet kadın, göz açıp kapayıncaya dek 200 yıl evvele gidiverdi.

''Bugüne kadar cadılara inanan yaşlı bir kadına hiç rastlamadım, doğrusunu istersen gencine de rastlamadım. Cadılara ve büyücülere inananlar hep erkeklerdir, bunu da kendileri çok doğal ve salak yaratıklar oldukları için yaparlar.''

Velhasıl kelam, kitap 800 sayfa mıydı, hemde ne 800 idi. Ben derslerim ağırlaşmadan okuyayım diye 27 Eylül tarihleri civarında kitaba başladım, ama eve gelip tembellik yapmaktan sadece okulda okuduğumdan dolayı epey süründürdüm. Sürünecek uzatılacak bir kitap değil. Dili çok tatlı, akıcı, hikaye örgüsü desen içine çekiyor: Kendini çok fazla tekrara da düşmüyor.

Gidin, paranıza kıyın ve bu kitabı alın! Tüm serisini alın, kupasını alın, tişörtünü alın her şeyini alın, nokta tanesi kadar pişman olmazsınız!

''İnsanın fiziksel gücünün tükendiği anda bile bedeli ne olursa olsun savaşı bitene kadar dayandığı ve kendini güçlü hissettiği anlar vardı. Bu güce kadınlar doğum yaparken, erkekler de savaş alanında ulaşıyorlardı.
Bu nokta geçildiği anda korku ya da acı kalmıyordu. Yaşam çok basit bir hal alıyordu, sadece yapmaya çalıştığın şeye odaklanıyordun, ya da bunu yapmaya çalışırken ölüyordun ve bu o an için sana bir şey ifade etmiyordu.''


öpücükler xoxo






Share:

Salı Günleri Kimse Seks Yapmaz - Tracy Bloom | Kitap Yorumu #48

***Tanıtım***
Çilginlik Bu! Tek gecelik bir hatanın böyle bir kaosa yol açacağını kim tahmin edebilirdi ki?


Lisede tutkulu bir aşk yaşayıp olaylı şekilde ayrılan Matthew ile Katy yıllar sonra tesadüfen karşılaştıklarında ne olduğunu anlamadan kendilerini yatakta bulurlar ancak ertesi sabah bu hatayı sonsuza kadar unutmaya karar verirler. Ta ki sekiz ay sonra doğuma hazırlık kursunda birbirlerini görene kadar… 

İki tarafı da şaşkına çeviren bu karşılaşma, Katy'nin aklına kâbus gibi bir kuşku düşürür: Karnındaki bebek birlikte yaşadığı sevgilisinden de olabilir Matthew'dan da! Diğer yandan Matthew da bu olasılığı aklından çıkaramaz ve ikiz bekleyen karısı ile gençlik aşkı Katy arasında, çifte babalık kriziyle aklını oynatma noktasına gelir. Peki, bu korkunç karmaşadan bir çıkış yolu var mıdır?

"Bu kitap tam bir komedi bombası. Aklınızı başınızdan alacak!"
-Marie Claire-

"Çok iddialı! Kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor."
-New! Magazine-

"Marifetli, edepsiz, zekice!"
-Sunday Mirror-

"Okurken durduk yere öyle çok kahkaha attım ki etrafımdaki insanlar durmadan neye güldüğümü sorup durdu."
-Megan Reading in the Sunshine-
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 336
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Pegasus

***Yorum***

''Ama salı günü zor bir gündür. Salı günü sevişmek için ne gibi bir sebebin olabilir ki? İstediğine sor. Eminim hiç kimse ne zaman salı günü seviştiğini hatırlamayacaktır.''

Hayır, lütfen! Sizlerde adına aldanıp bunu erotik kitap sanmayın lütfen. Kesinlikle değil, hatta neredeyse hiç, evet evet içinde hiç erotik bir sahne barındırmayan gayet keyifli bir ikilem arasında kalmış bir kadını anlatan, bir anda okunabilecek, ziyadesiyle keyifli, boyutları küçücük bir kitaptan başka bir şey değil. Bu kitap çıktığında arka yazısını internet üzerinden okumuştum. Uzun zaman süren beklemeyle geçen bir çıkma beklemedim ama bazen bir kitabı gördüğünüzde o kitabı okumanız gerektiğini anlarsınız. Ardından kısa bir goodreads araştırması ile birlikte, kitabı gerçekten okumak istediğime en net bir şekilde karar verdim.

''Ergenlik döneminde ilk aşkıyla yaşadığı travmatik olaydan sonra kalbi o eski duygusal kapasitesine bir daha hiç erişememişti. O zamandan sonra hissettiği en ufak bir sevgi kıpırtısı,yakında kalbinin kırılacağına dair onu uyarıyor,acilen ilişkisine son verip kendini hemen korumaya alıyordu.''

Ana karakterimiz Katy'nin eski okul günlerine gitmesi, orada talihsiz bir şekilde ayrılığa sürüklenen ilişkilerinin tarafı, lise aşkını görmesi ve hesapta hiç olmayan bir sarhoşlukla devam eden değişik bir süreçle kitap konusunu anlatmaya başlıyor. Buraya kadar normal fakat bu durgun suları bulandıran bir kaç olay söz konusu. 1) Lise aşkı olan Matthew evli. 2) Katy'nin zaten Ben isminde bir sevgilisi var 3) Katy hamile 4) Matthew'in karısı da hamile 5) Matthew'in karısı Katy'nin yakın arkadaşı olmak istiyor. Ziyadesiyle işin içinden çıkılmayacak bir durum gibi görünüyor evet biliyorum. Hatta yazar o kadar iyi anlatmış, yansıtmış ki bu durumu kitabın sonuna kadar Katy'nin kimi seçeceğini bilmiyoruz, hoş, çocuğun babasınında kim olduğunu bilmiyoruz ya neyse...

''Matthew posteri işaret edip 'Benim odamda Patrick Swayze posteri,içi dolgun papağan ve çıplak vücut heykelim şöyle dursun, bir saksı bile yok.' dedi.
'Şey, sanırım Patrick Swayze'i sevmekten hiç vazgeçmeyeceğim.'dedi Katy kısık bir sesle.''


Kitabın çevirisinde sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. Ama illaki bir sıkıntı bir noksan bulacaksak, kitabın arka kapağında gülmekten öldüm tarzında bir kaç yorum yapılmış. Evet arkadaşlar, ben gülmekten ölmedim. Hatta çok bekledim, burada mı gülüyoruz, şimdi mi gülüyoruz gibisinden fakat o an hiç gelmedi. Ha, kitabın hakkını asla yiyemem çünkü gerçekten hafif bunalımlı ve kapalı havalarda okunabilecek gayet eğlenceli bir kitaptı ama gelgelelim ki gülemedim, güldüm ama kahkahalarla değil...

''Şey her şey bir anda zihnime üşüştü. Bilirsin işte, şu ilk aşk duygusu. Her şeyin daha basit olduğu o günler...''
''Bu noktada sana katıldığımdan emin değilim. Yani Baby, Johnny'nin Penny'i hamile bıraktığına gerçekten inanmıştı. Bana göre yeterince karmaşık bir durum bu.''
''Ben Dirty Dancing'den bahsetmiyorum.'' dedi Katy öfkeyle.


Tam bu yazının üzerinde bulunan alıntıyı bilerek yazdım çünkü burada eklemek istediğim bir nokta var o da şudur ki, ben içinde filmlerden bahseden kitapları okumaktan ekstra bir keyif alıyorum, bölümümden dolayı mıdır, ilgimden ya da başka diğer şeylerden dolayı mıdır bilmiyorum fakat bu duruma bayılıyorum. Kitap karakterlerini daha çok gerçekçi kılıyor bence. Yani sonuçta illaki her insanın etkilendiği bir film vardır, hayatının dönüm noktası olan, değiştiren. Yok mudur? Bence vardır.

Kitabı okumanızı öneririm, kötü yorum yapılacak beğenilmeyecek okunmayacak bir kitap hiç değildi. Özellikle böyle kapalı havalarda ilaç gibi merhem gibi gidiyor. Öneriyorum. 

öpücükler xoxo








Share:

Gölün Cadısı - Elizabeth George Speare | Kitap Yorumu #47

***Tanıtım***
Kit Tyler, 1687 yılında Connecticut Kolonisi'ne vardığı ilk andan beri şüphe ve hoşnutsuzlukla karşılaşır. Barbados adasındaki hayatını terk etmek zorunda kalan bu yalnız ve çaresiz kızın, hiç tanımadığı teyzesinin ailesine katılmaktan başka şansı yoktur. Kendi kimliğini koruma isteği ve yeni katıldığı bu topluluğa ayak uydurma uğraşları arasında kalan Kit, onu anlayan sıcak yürekli bir kadınla tanışır. Ancak Kit'in, koloni sakinleri tarafından cadı olmasından şüphelenilen Hannah Tupper'la olan arkadaşlığı, tahmin edebileceğinden çok daha büyük bir sorun olacak ve sonunda Kit'i kalbi ve yapması gerekenler arasında bir seçim yapmaya zorlayacaktır.


Elizabeth George Speare'in Newberry ödüllü romanı öyle bir kahraman tasvir ediyor ki, okurlar Kit'in hiç bozulmayan doğruluğu ve sevgi dolu kalbine hayran olmadan edemeyecekler.

"Romanın oldukça hareketli ve canlı karakterlere sahip bir öyküsü var. Romanın arka planı her yanıyla çok gerçekçi."
- The New York Times-

"Bu romanın başardığı gibi, okuyucuyu on yedinci yüzyıl yaşamına götüren çok az kitap var." 
-The New York Herald, Tribune-

"Güçlü olay örgüsü ve üç boyutlu karakterleri bu tarihi romanı benzerlerinden ayrı kılıyor."
-Booklist, ALA- 
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 250
Baskı Yılı: 2013
Dili: Türkçe
Yayınevi: Epsilon Yayınları

***Yorum***
Bu kitabı Eskişehir kitap günleri'nde Epsilon standının çocuk kitapları için ayırmış olduğu 5 liralık kitaplar bölümünden aldım. Kitabın kapağı birden ilgimi çekti, sanırım tarihi ve cadılara karşı da açığa vurulmamış bir ilgim varmış. Kafa dağıtmak için okuduğumda da beni sıkmayan bir kitap olduğu için rahatça okudum başladım. Bu kitap üzerinden tam olarak nasıl bir yorum yapılır emin değilim lakin, aklıma gelen bir çok şeyi söyleyeceğim. Öncelikle bu kitanı çocuk kitabı diyerek ötekileştirmek istemiyorum çünkü, kitap benim zannımca bir çocuğun okuyabileceğinden daha fazla karaktere sahipti. Düşünüyorum ben bu kitabı 12 yaşlarında ya da 10 yaşlarında okusam, olay örgüsünü illaki anlardım ama isimler konusunda sanırım birazcık karıştırırdım.

''Neden onun bir cadı olduğunu söylüyorlar? diye sordu Prudence, dönüş yolunda. Çünkü onu tanımaya çabalamadılar. İnsanlar anlamadıkları şeyden korkarlar. Sen artık ondan korkmayacaksın değil mi? Ben olmasam bile ara sıra onu görmeye gideceksin?''

Kitap Kit ismindeki küçük kızın büyük babasının ölümüyle birlikte İngiltere'ye teyzesi Rachel'in yanına gitmesiyle başlıyor. Tabi kültürel farklılıklar ve küçük bir kasabaya yeni gelen birisi olduğu için tam olarak hoşgörü ile karşılanmıyor. Bir süre sonra evi merkezden uzakta olan Hannah ile tanışıyor. Hannah ise zamanında kocası ile birlikte gelmiş fakat dinen farklı mezheplere dahil olduğu için kasaba halkı tarafından dışlanmış ve cadı yaftası yapıştırılmış bir teyzecik. E, Kit'in en yakın arkadaşı Hannah olunca ister istemez insanlar Kit'e olması gerekenden farklı daha kötümser bir gözle bakıyorlar.

''Savaş en büyük kötülüktür Matthew. İnan bana, kan dökerek iyilik elde edilmez.''
Az sayfa ile çok fazla şey anlatan sonuyla da içinizi ısıtan tatlılıktan ölmek üzere olan bir kitaptı. Okumak boş zaman gibi değildi, herkesin okuyabileceği bir kitaptı zaten. Bir çırpıda da bitti. Yazım dili insanı zorlamayan düzeyde.  Ben tavsiye ederim, eğer denk gelirseniz alıp okumalısınız. 

öpücükler xoxo













Share:

Havva'nın Üç Kızı - Elif Şafak | Kitap Yorumu #46

***Tanıtım***
İnanca, inançsızlığa, arayışa, farklı kadınlara ve aşka dair baş döndürücü bir yolculuk... 
Ben ne annem gibi dindarım, ne babam gibi kâinatın, beş duyumla kavradığım şeylerden ibaret olduğuna kaniyim. Öyleyse ben neredeyim? Ne mutlak dindarlığa, ne de mutlak akılcılığa dahil olmak isteyenler için bir başka yaklaşım, yeni bir varoluş şekli yok mu acaba? Bir üçüncü yol mesela? Kim bilir?

Şirin, Mona ve Peri… Günahkâr, İnanan ve Şaşkın. Münkir, Mümin ve Mütereddit… Böylesine farklı üç genç kadın nasıl bir araya gelebilir? Arkadaş olabilirler mi sahi? Hatta kız kardeş? 

Tanrı, bilim, kimlik, aidiyet, Doğu-Batı tartışmalarının tam ortasında hiç kimselere benzemeyen, karizmatik bir adam, sarsıcı bir skandal ve sıra dışı bir aşk... yarım kalan... seneler sonra yeniden canlanan...

Elif Şafak büyüleyici dili ve sağlam olay örgüsüyle inanca, inançsızlığa, arayışa, farklı kadınlara ve aşka dair baş döndürücü bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. 

Havva'nın Üç Kızı Türkiye ile Avrupa, dün ve bugün arasında gidip gelen güncel bir hikâye anlatıyor. 

Yüzyılımızın en çok tartışılacak konularından birini kışkırtıcı kahramanlar aracılığıyla ele alan, temposu hiç düşmeyen, kolay kolay unutamayacağınız bir roman.
(Tanıtım Bülteninden)

İnce Kapak: 
Sayfa Sayısı: 424
Baskı Yılı: 2016

 ***Yorum***  
''Eğer sakız çeşitleri politik rejimleri temsil etse, naneli sakız kesin faşizm olurdu, diye düşünürdü hep. Totaliter, katı, steril.''  

Bu kitap sanırım uzun süre sonra gerçekten arkasında yazan fiyatı düşünmeden verdiğim kitap olma özelliğini taşıyor. Tabi ki kitabın anlamı, en yakın arkadaşlarımdan birisi ile birlikte gidip aldığımız için daha da büyüyor ve özelleşiyor. Hoş daha sonraları gittiğimde bu kitabı almış olduğum kitapçının kapanmış olması beni bir hayli üzdü. Çünkü kitapçı sonuçta, nerede olursa olsun kitap satan bir yerin kapanmış olma düşüncesi insanlar için üzücü olmalı. En azından benim için öyle. Kitabı aldıktan sonra bu sene içinde okuyacağımı biliyordum fakat ister istemez tereddütte kaldım. Havva'nın üç kızı, Elif Şafak'tan okuduğum ilk kitap değildi ama bu sıcak yaz aylarında gider mi gitmez mi, insan düşünüyor işte daha fazla ne denir ki?

 ''Fırtınalı bir denizdi bu şehir. Buzdağları gibi yükselen ve görünenin altında ne sakladığı belli olmayan erkeklikler arasında dikkatli ve temkinli gezinmek durumundaydı kadınlar. Eşitlik,lafta bile yoktu değil hakikatte olsun. Kadınların gözlerini devamlı yere dikmeleri bekleniyordu bu kültürde. Namus mesajları vermek için, mümkün olduğunca başını öne eğmeliydi cins-i latif. Bu halde insan nasıl araba kullanır, nasıl yolda yürüyebilirdi, o da ayrı konuydu tabii. Şehir hayatının tehlikeleri, özellikle sataşma ve tacizler karşısında insanın sürekli tetikte olması gerekiyordu üstelik. Velhasıl nasıl oluyor da kadınlardan aynı anda hem başlarını öne eğip, hem de gözlerini dört açmaları bekleniyordu, anlayabilmiş değildi Peri.''

Hemen kitabın konusuna girmek gerekli mi bilmiyorum. Daha çok lafa nasıl başlayacağımı bilmiyorum diyelim. Elif Şafak'ı zaten bilen bilir, dili, kalemi kuvvetlidir, az kullanılan ya da sık kullanılmayan dilde pek olmayan kelimeleri seçer, hoştur. Ben kendisini bir gazetede küçük bir öyküsünü okuduğumda tanımıştım sanırım ilk önce. Dil olsun anlatım konusunda sıkıntısı zaten yok. Ama konusu hepimizin aşina bir konusu olduğu için kitap ağırlaşıyor. Olayları 2000 yılından 2016 yılına geçiş yaparak ana karakter olan Peri'nin gözünden anlatıyor. Peri, hiç de yabancı kalmadığımız bir karakter. Ortada kalmış, git geller arasında kendini ve doğruyu bulmak amacı gütmüş bir kız. Tabi ki bu ikilem haliyle insanda yüksek düzeyde kafa karışıklığı yaşatıyor.

''Demokrasi olan memlekette bir adam sarhoş oldu mu, 'Ah ne oldu benim güzel sevgilime?' diye ağlar. Demokrasi olmayan bir yerde ise, adam sarhoş oldu mu 'Ah ne oldu benim güzel memleketime?' diye ağlar.''

Böyle düşünmek doğru mu bilmiyorum ama kitap güncel olduğu için böyle bir yanılgıya da düşmüş olabilirim ama, sanki aceleye gelmiş gibi gördüm. Yani hani hazır durumlar vahim, bu olaylar da gündemde, neden bu konuda bir kitap yazmıyorum denmiş ve hemen kısa bir taslak, ülkenin genel halini de göz önünde bulundurarak şipşak yazılmış gibi. Şu bakımdan kesinlikle iyi, dönemin sıkıntılarını, o bomba olayları olsun, insanların, bilhassa kadınların içine düşmüş olduğu sıkıntılı durumlar, ikilemler olsun, uzun paragraflarla çok hoş anlatılmış. Kitabı beğenmediğim içinde böyle demiyorum ama yine de - Bence- fikrin olgunlaşması beklenmemiş. Hoş, bu dönemde çıkmış olması belki bilmeden alıp okuyan birisi için ufuk genişletici sayılabilir. Ay işin içinden çıkamadım.

''Kitaplardı onun vatanı ama aynı zamanda daimi sürgün diyarı...''

Kitap arka yazısını ilk okuduğumda üç kızdan bahsettiği için, ve adı da buna yönelik olduğu için kitap üç bölümden oluşuyordur, üç kızın birbirleri ile olan durumları farklı gözlerle anlatılıyordur gibi bir düşünmüştüm ama yanılmışım, Her şey aslında Peri'nin ağzından ve gözünden anlatılıyormuş. Diğer kararkterler ana karakter değil de, Peri'nin bir parçasıymış. Kitabı okuyanın kendini her karakterde görebilmesi üzerinde durulmuş zannımca. Yanı eğer biraz daha muhafazakarsan bir Mona olabilirsin pekala, veyahut inanmamayı seçmişsen Şirin ile denkleşebilirsin. Ben kendimi Peri de buldum. Belki onun kadar karışık değildim ama, sanırım bütün arada kalan herkes Peri.

''Demokrasiden vazgeçemeyiz. Ayrıca diktatörlüğün iyi niyetlisi falan olmaz.
Nedenmiş? diye sordu mimar hemen.
Çünkü küçük ilah olmaz. Birileri bir kez Tanrı'yı oynamaya başladı mı, er ya da geç işler çığırından çıkar.''


Kitaptan, buraya yazmak istediğim sayfalarca alıntı var. Kitabı alıp okumanızı öneririm, özellikle kapak tasarımının hikayesi de çok hoşuma gitmişti. Ben yukarıdan aşağıya olan tasarımı daha çok beğendim ama hikayesini okuyunca diğer tasarıma da sempati besledim. Ayrıca kitabın sayfaları çok güzeldi. Ya ben dokunmaya bayıldım vallahi. Toplumsal mesaj veren, gündemi az çok özetleyen, okunması gerektiğini düşündüğüm kitaplardan birisi Havva'nın üç kızı.

''Ama bomba bambaşkaydı. Bomba trajik bir kaza ya da doğal bir felaket değil; kasıtlı şer, bilinçli kötülük demekti. Her nevi kaza, bela ürkütücüydü, tamam. Ama insanın insanı gözünü kırpmadan öldürebilmesi, işte o, karanlığın en dibiydi.''


öpücükler xoxo
Share: