Lolita - Vladimir Nabokov | Kitap Yorumu #37

***Tanıtım***
"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta"

Lolita, Sayfa 7

Lolita okuru her zaman sarsacaktır.
Brian Boyd

Lolita'yı okumaya karar verdiğinde, lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma.
Vladimir Nabokov (Edmund Wilson'a Bir Mektubundan)


Sayfa Sayısı: 364
Baskı Yılı: 2004
Dili: Türkçe
Yayınevi: İletişim Yayıncılık

***Yorum***

(Bu yorum bu kitap için fazla yüzeysel kalmış olabilir.)
''Birbirimize hemen deli gibi,sakarca,utanmazca,ıstıraplar içinde aşık olduk; umutsuzca diye de eklemeliyim, çünkü birbirimize sahip olmak için duyduğumuz delicesine karşılıklı arzu ancak birbirimize bedenimizin ve ruhumuzun son zerresine kadar sahip olmak, birbirimizin içine erimekle doyacak gibiydi.''

Bu kitap, benim uzunca süre üzerinde sapıklık edip delicesine araştırdığım ardından almak konusunda karar verip, uzunca bir süre almayı bekletip en sonunda cesaretimi yerine uydurup bir çırpıda Eskişehir Kitap Günlerinde çantama attığım bir kitaptır. Bu kitabın gerçekten farkına varmış olmam da Pegasus yayınlarından çıkan Eksik Parça kitabında ana karakterin en sevdiği kitap olması durumuyla gerçekleşti. Vallahi klasik kitap okuyunca yazım tarzım bile değişiyor, her okuduğum kitaptan nasıl nasipleniyorsam artık!

''Bu yukarıdaki, sayısı yirmiyi bulan gün dökümlerinin sonuncusu oldu. Hepsi göz önüne alındığında şeytanın, bütün kurnazca buluşlarına karşın bana gün be gün aynı şeyleri çektirdiği görülecektir. İnsanı önce günaha çağırır, sonra elini ayağını bağlar, benliğinin ta derinlerinde kör bir acıyla olduğu yerde bırakıverirdi.''

Çoğu yorumumda kitaplar hakkında 'Bu kitaba beklentisiz başlarsanız sevebilirsiniz' tarzı şeyler söylememe rağmen, hiç bir kitaba beklentisiz başlanmaz. Hatta ve hatta beklentisiz başlamak bile kitaba beklenti duymamanın bir beklentisidir. (İki gram klasik kitap okudum ya bak bak cümlelere bak hemen edebiyat filozofu kesildim anam anam!) Lakin, ben bu kitaba büyük beklenti ile başladım. Genel çerçevelerimde çok sık klasik kitap okumamakla birlikte okuduğum klasikleri de (ne haddimeyse,) seçime tabii tutarım. Bu da onca elenen klasikler arasından çekip çıkardığım bir kitap. E haliyle oluşacak beklentinin dağlar dağlar şarkısı eşliğinde gelmiş olması ka çı nıl maz.

''Deli gibi sahip olduğum o değil, benim kendi yarattığım düş varlığı bir Lolita'ydı. Gerçek Lolita'dan daha gerçekçi belki de, onunla örtüşüyor, onu sarıp sarmalıyor, kendi istemi ya da bilinci olmaksızın benimle onun arasında süzülüyordu - yaşamıyordu bile aslında.''

Büyük beklenti büyük yıkıntılar getirir demiş, Peter Parker'ın amcası ya da buna benzer şeyler emin değilim. Bende çok yüksekten uçarken bir anda yere çakıldım. Kitabı okumadan önce bir çok yerde kitabı araştırdığımdan bahsetmiştim ve konusunu da biliyordum elbetteki. Olacak olayları da biliyordum, kitap hakkında bilmediğim şey (Evet spoiler yemekten rahatsız olmayan enteresan bir yaşam formuyum) bütün bu olanların nasıl bahsedildiğiydi. Sırf - delice istememe rağmen- kitabı okurken etkilenmemek için filmlerini bile izlemeyi reddettim. Ve bu dönem benim için çok sancılı bir dönem oldu. Tahmini kitabı bitirme sürem 2-3 gün diye göz kararı bir hesap yaparken, kitapta hoşuma gitmeyen şeyler dolayısıyla epeyce rötarlı bitirdim. Hatta ve hatta acaba araya başka bir kitap atsam mı diye düşündüysem de kendime mani oldum. 

''İnsanoğlu kusursuz cinayet işleyemez ; ama kader işleyebilir.''

Kitabı sevip sevmediğim konusunda kararsızım fakat okuduğum için pişman olmadım. Kitap Humber Humbert karakterinin otobiyografisi tarzında yazılmıştı. Sanırım, bu kitap hakkında katı düşüncelerimi hafif yumuşatan şeyler ön söz ve son söz oldu. Yazarın kendi ağzından bu kitabı yazışını okumak yani aklına nereden geldiği keza, bu biraz daha aydınlatıcı oldu. Fakat kitap  - Ben Edmund Wilson değilim Nabokov- Onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu yer yer unuttum.

''Hanc nisi mors mihi adimet nemo! Juncea puellula, jo pensavo fondisime, nobserva nihil quidquam - Ölümden başka hiçbir şey bu zayıf küçük kızı benden alamaz! Hiç bir şeyi daha şefkatle düşünmedim.''

Kitabı okumayı düşünenlere nacizane bir kaç şey söylemek istiyorum. Kitap son derece farklı bir kitap, geniş düşünmek ve sonunu görebilmek için olağanca bir hoşgörü gerektiriyor. Kitabı okurken bunların bende az az bulunduğunu fakat çoğaltmak ve anlayış açısından yükseltmek için kitabın sonunu gördüm. Kesinlikle bir tık farklılaştığınızı hissediyorsunuz. Doğrusu bu kitabı yorumlarken çekindiğim noktalardan birisi, bir klasiği yorumlamanın ne kadar doğru olacağıydı. Ardından düşündüm ki, belki şu anda okuduğum bir kitap - farkında olmadığım- ilerleyen zamanlarda bir klasik olacak ve ben onu yorumlamış olacağım. Sonra koyverdim tabii. Yorumu yazdım, okuduğunuzdan belli değil mi? 

''Ölüyorum Lolita Haze, ölüyorum
Nefretten pişmanlıktan ölüyorum
Ve yine kaldırıyorum kıllı yumruğumu
Ve yine sen ağlıyorsun, duyuyorum!''



öpücükler xoxo 







Share:

Buz Ateşi - Amanda Hocking (Kanin Günlükleri #1) | Kitap Yorumu #36

***Tanıtım***
Fantastik / Kurgu / Yabancı
Orijinal İsim: Frostfire (İngilizce)
Sayfa sayısı: 328
Ebat: 13.8x21 cm
Yayın Tarihi: Mart 2016
ISBN: 978-605-09-2568-5
Buzlar ülkesi Kanada’nın derinliklerinde, troll kabilelerinin en güçlüsü Kaninler hüküm sürüyor. Uzun sarı saçları ve mavi gözleriyle Kaninler arasında hemen göze çarpan, on dokuz yasındaki Bryn, kabilesinden dışlanmış bir melez ve tek isteği, kralın seçkin muhafızlar ordusunda kendine bir yer edinebilmek...
Aşkları için seçkin konumlarından feragat eden anne babasının aksine, Byrn ülkesine ve halkına hizmet etmek, isinde en iyi olabilmek için her şeyden vazgeçiyor. Bryn’in bir de gizli bir amacı var: babasının canına kast eden eskinin muhafızı, şimdinin haini yakışıklı Konstantin’den intikamını alabilmek.Byrn’ın soluk kesen “Kanin Günlükleri” macerası Buz Ateşi ile alev alıyor.

***Yorum***

''Demek biz...'' Duraksayıp dudaklarını yaladı. ''İnsan değiliz, öyle mi?
Hayır, puma ile aslan arasındaki fark gibi. dedim. Değiştirilen çocukların arasındaki farkı anlatmam gerektiğinde hep bu benzetmeye başvururdum.
İkisi de kedidir, benzer özellikleri vardır. Fakat aynı değillerdir.Bir puma, kaplan değildir. Bir Kanin de insan değildir.''


Her şey Olimpos Günceleri olarak tur almamızla başladı, ardından bize verilen tur kitabının bir başka tur grubuna da verilmesiyle yaşadığımız hezimet ile son buldu...  Bu kitap çıkmadan evvel upuzunca bir süre beklemiş, araştırmış, Dex yayınlarına mesajlar atmış, dört gözümüzle değil sekiz dokuz bin gözümüzle beklemiştik oysa. Her neyse, yine de bu kitabı okumamı tabi ki engellemedi. E, sonuçta kitaplar okunmak için, anlanmak için, değilse başka ne için?

''Farklı olduğumu hep biliyordum.'' Linus gözlerini arabanın zeminine dikti. Alnındaki kırışıklık daha da derinleşti. ''Daha tenim renk değiştirmeye başlamadan önce biliyordum bunu. Fakat renk değişimi gerçekleştiğinde X-men gibi olduğumu filan düşünmeye başladım.''
Onu teskin etmeye çalıştım. ''Üzgünüm ama biz süper kahraman değiliz. Fakat Kanin olmak yine de harika olabiliyor.''


Bir kitabı çok uzun zaman önce (1 ay) okuyunca akılda yorum kalmamasını anlamazdım , ama şu an konuya nereden girsem, hangi ipin ucunu tutsam da diye düşünmüyor değilim. En güzeli bir kitabı sıcağı sıcağına yorumlamak. Herkes için en ama en sağlıklısı bu. Kitabın distopya olduğunu kabul edelim her şeyden önce. Ben kısa bir süre afalladım çünkü. Nedenine hemen değineyim; Sanki nedense (ne alaka öyle bir algıysa!) bütün distopyalar ya über geçmişte ya da über gelecekte geçmeliymiş gibi geliyordu (bana). Oysa bu tamamen yaşadığım büyük hata. Kanin Günlükleri,Günümüzde geçiyor ve distopya. Neden konduramadım?

''Aşk adına çok şey yaptım, son zamanlarda da kendime şu soruyu sormaya başladım : Birine korkunç şeyler yaptırırsa aşk, hala aşk olur mu?''


Bryn ismindeki ana karakterimiz, sarışın maviş gözlü bildiğiniz soğukkanlı bir ablamız. Bunu özellikle belirttim çünkü kitaptaki diğer bütün karakterler (neredeyse hepsi) esmer. Ve zaten distopyanın bir dayanağı da bu trol olmak kanin olmak ve diğer ırklardan gelmiş olmak falan filan. Tabi başka bir ırkın çoğunluk olduğu bir yerde yaşayan tek farklı ırk kişisi olunca yükselmek falan da haliyle zorlaşıyor. Kitabın belirli kısımlarında Bryn'ın hırslarını ve mücadelesini belirli kısımlarda ise daha engebeli giden macera okuyoruz zaten. Küçük küçük araya aşk serpiştirilmemiş değil fakat aşk kitabın ana konusu hiç değil. Arka kapağında yazan aşklı meşkli cümleyi unutun. Sahiden, aşk o kadar önemli değil. 

''Aşık olmaktan asla iyi bir şey çıkmaz, dedim. Gülünç davranışlarda bulunursun, aklını kaybeder, senin için gerçekte neyin önemli olduğunu unutursun ve evlenip bir köşeye çekilirsin ya da kalbin kırık dımdızlak ortada kalırsın. Bunların hiç biri iyi seçenekler değili bu yüzden ilişkilerden sakınmak en iyisi.''

Bence bu kitap bu sıcak yaz günlerinde hop hop okunacak sayfaları son sürat çevirebileceğiniz tarzda bir kitap. İnsanı sıkmayan, boğmayan çok düşündürmeyen derine inmeyen macera kitabı. Ben okuduğum için memnunum ama bu kitapta benim için, keşke bundan 2-3 sene önce okumuş olsaydım diyebileceğim tarzda kitaplardan. Eminim ki, bir kaç sene evvel bu kitabı okumuş olabilseydim (okuyamazdım çünkü ilk basımı bu sene oldu ama neyse) bu dönemde okuduğumdan çok ama çok daha fazla keyif alacağımdan emindim. Seriye devam eder miyim etmez miyim bilinmez, şahsım adına söylüyorum, seri okumayı pek sevmem de..

öpücükler xoxo

















Share:

Parçalanmış Dünyam - Amie Kaufman & Meagan Spooner (Starbound #2) | Kitap Tanıtımı

***Tanıtım***
JUBILEE CHASE İLE FLYNN CORMAC’ın hiç tanışmaması gerekiyordu. Gezegenleri yaşanılır hale getirmek için kurulan terrafom şirketleri daha iyi bir gelecek vaadiyle topladıkları kolonicileri yeni gezegenlere yerleştirerek zengin olmuş, ama Avon gezegenine ilişkin vaatlerini hiçbir zaman yerine getirmemiştir. Flynn zorlu yaşam şartlarına isyan eden kolonicilerin başındaki isimdir. Yüzbaşı Lee, isyancı kolonicileri kontrol altına almak için Avon gezegenine gönderilen askeri birliğin bir üyesidir ama isyancılardan nefret etmek için bambaşka nedenleri vardır. Bitmek bilmeyen kanlı bir savaşta üstünlük sağlamaya çalışan Flynn, Yüzbaşı Chase’i kaçırıp rehin alır ama diğer isyancılar onu öldürmek isteyince hayati bir seçim yapar. Tüm gezegeni tehdit eden Cinnet, bataklıkta bir görünüp bir kaybolan gizemli ışıklar, birdenbire ortadan yok olan bir üs, bu iki düşmanı ortak bir savaşın içine çekecek ve ikisi için de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Nefes kesen bilim kurgu üçlemesinin ikinci kitabı Parçalanmış Dünyam, savaşın paramparça ettiği bir dünyada yeşeren bir aşkın hikâyesi…
 
Sayfa Sayısı: 544
Yayınevi: Go Kitap!
Yayın Tarihi: Haziran 2016


Bunun yanı sıra ilk kitabının tanıtımı da aşağıda; 
Benim Uzak Yıldızım Kitap Tanıtımı


öpücükler xoxo









Share:

Fangirl - Rainbow Rowell | Kitap Yorumu #35

***Tanıtım***
Gerçek ve düş arasında sıkışmış hayalperest bir genç kız...

Bir elmanın iki yarısıyken farklı hayatlara savrulan iki kardeş

Cath bir Simon Snow hayranıdır.
Öyle ya, tüm dünya Simon Snow hayranıdır...
Ancak bu Cath için bir hayat felsefesidir ve o takipçi olma konusunda çok iyidir. İkiz kız kardeşi Wren'le çocukluklarından beri Simon Snow kitaplarını defalarca okumaktan, hayran kurgusu yazmaya kadar, kendilerini seriye adamış, annelerini kaybetmelerini de ancak bu şekilde atlatabilmişlerdir. Büyüdükçe Wren'in hayranlığı azalsa da Cath'in vazgeçmeye niyeti yoktur.

Üniversiteye gidecekleri sırada Wren, onunla aynı odada kalmak istemediğini söyleyince Cath kendi rahat dünyasının tamamen dışında, bir başına kalır. Son derece utangaç olan Cath, kendini yazdığı hayran kurgusuna kaptırmıştır. Hikâyesinde her zaman ne diyeceğini gayet iyi bilmekte ve gerçek hayatta hiç tecrübe etmediği romantizmi öyküsüne yansıtabilmektedir. Wren elinden tutmadan da Cath her şeyin üstesinden gelebilecek midir? Kendi hayatına başlamaya gerçekten hazır mıdır? Ya kendi hikâyelerini yazmaya?..
En önemlisi de Simon Snow sevdasını geride bırakma pahasına yola devam etmeyi istemekte midir?

"Son derece keyifli, sevgi dolu bir gençlik masalı; başarı kaderinde var."
-New York Journal of Books-

"Kesinlikle büyüleyici." 
-Kirkus Reviews-

"Rowell, son derece popülerleşmiş hayran kurgusu evrenini ve on sekiz yaşındaki bir kızın aklından geçenleri başarıyla aktarıyor."
-Entertainment Weekly-

"Eğlenceli ve duygusal bir on sekiz yaş hikâyesi, aynı zamanda da genç bir yazarın kendi sesini arayışı... Dokunaklı ve son derece gerçekçi." 
-Publishers Weekly-

"Bu kitapta büyü yalnızca değneklerle yapılmıyor; Rowell'ın karmaşık, canlı, sorunlu ve mükemmel ilişkiler kaleme alma konusundaki inanılmaz yeteneği sayesinde yazı, büyüye dönüşüyor." 
-Booklist-

"Etkileyici bir on sekiz yaş romanı... Gerçekçi bir yaklaşımla ele alınmış karmaşık konularla dolu; zahmetsiz ve kusursuz anlatım da bu temaları ustaca birbirine bağlamış." 
-School Library Journal-
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 416
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Pegasus

***Yorum***


''Keşke bir köpeğin olsaydı,'' dedi Cath.
''Onu beslemeyi unuturdum.''
''Belki de köpeği seni besleyecek şekilde eğitirdik.''


Bu kitap, bu... Aman tanrım bu kitaba nasıl bir yorum yapacağımı bilemiyorum. Tamam tamam, klasik girişimi yazayım bari. Kitap elime final dönemimin girişinde ulaştıysa da okumaya ancak bütün sınavları başımdan attığım sürede başlayabildim. Kitabı ilk okuyanlardan olduğum için, çok fazla süründürmediğim için çok ama çok memnunum. Hoş bunda Eleanor ve Park'ın etkisi yadsınamayacak kadar büyük. Ve aynı anda iki kitabın aynı sene içerisinde çıkması da muazzam olmuş. Ey Pegasus Yayınları duy sesimi, Rainbow'un diğer kitaplarını da aşk yaşayabilmem adına acilen çevirip basmalısınız yoksa, Rainbow yetmezliği yaşayabilirim!

''Gönderilen mesajları geri alabilmek imkansızdı. Karamsar ve hüzünlü ruh halinizi yansıtan bir mesaj telefonunuzda öylece kalıp size sürekli ne kadar budala olduğunuzu hatırlatırdı.''

Aynı yazarın Eleanor&Park kitabını da okuduğum için yazarın dilini tadını ve nasıl yazdığını biliyordum o yüzden diline alışmakta neredeyse hiç zorlanmadım ve hatta şunu söyleyebilirim ki Eleanor&Park'ın dili Fangirl'den daha zordu çünkü yazar o kitapta, iki farklı açıdan yazıyordu. Ama çok şahaneydi. Tamam tamam karşılaştırmayı bir kenara bırakıyorum çünkü ikisini de ayrı ayrı değerlendirmem daha sağlıklı olacak, hemde ne sağlıklı.
Dün ya da evvelsi gün başladığım kitap hiç bitmesin ama bir an önce de bitsin sonunu öğreneyim diye kıvrandığım için bir çırpıda okuyup yuttum. Ay yazamıyorum, hala elimde kolumda gözümde hissediyorum kitabı. Ay ay ay!

''Oda arkadaşınla hala konuşmadınız mı?''diye soru Cath'e.
''Konuştuk,''dedi Cath. ''O bana, 'pencereyi kapayabilir misin?'diye sordu. Ben de 'olur' dedim. Ayrıca birbirimize her gün 'selam' diyoruz. Bazen günde iki kez.


Kitap hakkında çok minik bir özet geçmek gerekirse, Wren ve Cather isimli iki kız kardeşin üzerinden başlayan hikaye örgüsü, ana karakteri Cather seçmesiyle devam ediyor ve olaylar Cather'in gözünden üçüncü şahıs anlatımıyla geçiyor. Cather ve Wren ikiz kardeşler ve Wren baskın karakterli olan. Ayrıca kitaptaki ''Cather-Wren'' isimlerini - kitapta bir yerde yazmasıyla benim köşeli jeton düşmüş olsa da- çok hoş buldum. Catherine gibi, hani, anladınız mı? Ya çok güzel değil mi! Sanırım bu kitapta güzel olmayan yerlere bile oha çok güzel süper inanılmaz zekice ve akıllıca gibisinden bir çok sıfat getirip göğün bin katına atabilirim.

''Ağlamakla ilgili düşüncemi biliyorsun, ateş ancak suyla söner.''

Cather, Tam bir Fangirl - kitabın adından da anlaşılacağı üzere- Simon Snow hakkında hayran kurgusu var ve bu yüksek takipçiye sahip bir yazı. Sonra bunlar üniversiteyi kazanıyor ve falan ve filan! Ya buraları anlatamayacak kadar kitap hakkında mutlu huzurlu eğlenceli ve süper hissediyorum. Hem yorumda kısaca özet geçmeye gerek var mı ki! Geçmeyeceğim, herkes alsın okusun. O, Rainbow'a özgü yazı tarzını herkes bir tecrübe etsin. Kelimelerin size, siz farkında bile olmadan dokunuşunu hissetmelisiniz. Ve kitap bittiğinde 'hönk' diye kalmalı, ya niye bittin diye, yakınmalısınız.

''Üzgünüm,Penelope.''
''Üzgün olduğunu söyleyerek zamanımı boşa harcama, Simon. Birbirimizin canını yaktığımız her defasında durup özür diler ve affetmeyi tercih edersek dostluk kurmaya zaman bulamayız.''


Kitabın sonuna gelince, kitap Rainbow tarzı bir sona sahip, hani şu Eleanor&Park'ta da yaşadığımız türden, böyle ne bitti ne bitmedi, güzel oldu ama olmadı , ya da , neden bittin sen ey can'ım kitap diye haykırılası türden. Bu kitabın bende yarattığı etki, kaz tüyünden yapılmış bir yatağa çivileme atlamakla denktir sanırım. Ben bu kitabı çok sevdim. Tam yaz, ya da ilkbahara uygun, pamuk şeker tadında, minnoş mu minnoş bir kitap. 
Okursanız ziyadesiyle keyif alabileceğinize inanıyorum.

''Sen herkese gülümsersen, bana gülümsediğinde ne hissedebilirim ki?''

öpücüklerxoxo











Share:

Anne Bak Kim Geldi? - Ayşe Erbulak | Kitap Yorumu #34

***Tanıtım***
Türk polisiye edebiyatının en üretken kalemlerinden biri olan Ayşe Erbulak'ın Anne Bak Kim Geldi? isimli 5. romanı okurlarla buluşuyor.


Ayşe Erbulak, hikâyede boşluklar bırakmadan, üstelik katili romanın başında okuyucuya sunarak, bu tür kurgularda karşılaşılan zorlukların üstesinden ustalıkla geliyor. 30 yıl önce kaybolan bir anne ve annesini bulamadığı için teselliyi yurtdışına gitmekle bulan bir oğul; bir anneyi öldürecek kadar gözünü karartmış başka bir roman kahramanı...

Katilin, cinayet işlemesine sebep olan olayların üzerine cesaretle giden Erbulak, romanda okurlarına büyük bir vicdan muhasebesi de yaptırıyor. Romanın sırrı ve büyüsü ise şu cümlede saklı: "Bu dünya ikimize dar kızım... Ya sen öleceksin, ya ben!"

"Başı dönüyor, denizde değil de bulut kadar yumuşak bir hortumun içinde hızla dönüyordu. Bu dünyadan göçüyor olduğunu, çocuklarını, torunlarını bir daha göremeyeceğini düşündü. Balık etli olmasına karşın kendisini gramdan bile daha hafif hissetti. Şu anda gördükleri denize girdiği sırada etrafında gördüklerine benzemiyordu. Pastel renkler giderek siyaha boyanıyordu. Hem kör, hem sağır olmuştu. Bir uçtuğunu, bir dünyanın en dibinde bir noktaya doğru hızla çekildiğini hissetti. Acaba hangisi üstün gelecekti? Bu his ona tansiyonunun düşmüş olacağını hatırlattı bir an. İstemediği halde su yutuyordu. Artık gözlerinde sadece karanlık vardı, derin, dipsiz bir karanlık. Kendinden geçerken başına gelen şeyi algıladı."
(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 140
Baskı Yılı: 2015
Dili: Türkçe
Yayınevi: Labirent

***Yorum***

Öncelikle merhabalar olsun herkese, bu kitap hakkında ne yazabilirim bilmiyorum, yorum girmek istiyorum fakat aklımda tam anlamıyla bir taslak mevcut değil o yüzden parmaklarımın hareketine kaldık, e bu bir manada yandık demek! Neyse, Anne Bak Kim Geldi? D&R'ın yine 10 lira indiriminde tablada görüp yapıştığım kitaplardan birisi. Polisiyeye de ilgi duyduğum araştırdığım bir zaman dilimi, dedim o zaman neden almayayım, alıp okumayayım hemde Türk yazar hemde Türk Kadın yazar, haliyle benim kanımdaki mevcut kan depreşti. Attım çantaya geldim eve.

Kitabı alır almaz okumaya başlamadım, hatta kitabı okumaya şans eseri giriştim denebilir yani tam emin değildim. Çoğu kitabımı taşınacağım için eve göndermişken, yaklaşık olarak 10 tane kitap bırakmıştım ve bunların arasında bu kitap vardı. Fakat gel gelelim ki aklımda ilk sıralarda değildi. Sonra final dönemim geldi alnımın çatına dayandı, sonra proficiency. Hani ders çalışmak zamanlarında deliler gibi kitap okumak istenir ya, o kitap yoksunluğuna girdim ve beni zorlamayacağına inandığım bu kitaba elimi attım. Bu kitabı okuma hikayem de böyle başladı.

Kitap tahmin ettiğim gibi, hemencecik okunan fazla ayrıntı ya da betimlemelerle can sıkmayan, olay örgüsü hızlı ve kesin bir anlatımla yazılmış 140 sayfalık incecik bir kitaptı. Bir oturuşta bitirilmesi çok muhtemeldi belki ama ben iki oturuşta bitirdim çünkü uykusuzluktan ölüme merdiven dayamıştım.
Kitap polisiye bir kitap olma özelliğine sahip, daha önce alışık olmadığım bir şey vardı ama bu kitapta. Kitabın başında karakterlerin kısa tanıtımı verilmişti ve ben okumuş olduğum çoğu kitapta buna rastlamamıştım. Aslında buna gerek var mıydı bilmiyorum. Yani kitabın ilk 50 sayfasına gelmeden olay ve karakterler çok rahat şekilleniyordu.

Kitapta beni şaşırtıp aman tanrım katil uşak gibi bir şey olmadı, yazar kendisininde söylediği gibi katili en başında vermişti ama arkadan gelen olayları tahmin etmekte çok zor değildi. Bunlara rağmen kitap kendini bir çırpıda okuttu ve kafamı dağıtmama yardımcı oldu. Ancak kitabı polisiye olarak değerlendireceksek, Polisiyeye giriş 101 kitabı olarak gösterebiliriz. Sıkmayan, uzun olmayan rahat hemen çözülen bir kitaptı. Şans verilmeye değer.

öpücükler xoxo



















Share:

Ayyaş Buda - Göktuğ Canbaba | Kitap Yorumu #33 |

***Tanıtım***
Tümden geliyor ve güme gidiyordu, tüm OBEB ve OKEK'lerinin toplamı belki de ona evrenin sırlarını açıklayabilirdi ama bunlar benim umurumda değildi." Hayat, çukur ve tümseklerle dolu bir patika. Dünya, biçimsiz heykeller gibi dikildiğimiz bir yer. Ayyaş Buda, kozmik şakacıya karşı atılan bir kahkaha, mistik bir kılavuz. Göktuğ Canbaba, bilge ağaçların kollarında huzurlu bir uykuya ya da uçurumun kenarında ayaklarımızı gıdıklayan bir rüzgârla konuşmaya çağırıyor bizi. Bu kitaptaki öyküler, kutsal ve sıradan dünyalar arasında yalın ayak koşma rekoru kırıyor, yeraltında adım atmaya başlayıp gerçeküstü bir yolda ilerliyor Ayyaş Buda, sorularla dolu bir hayata karşı icra edilen serseri bir serenat. Cevaplarımız bir yol düşümü uzakta…

(Tanıtım Bülteninden)

Sayfa Sayısı: 160
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: İthaki Yayınları

***Yorum***

''Yolda içilen yudumlar, bana okyanus kıyısında içilenlerden bile daha tatlı gelirdi nedense. Belki de yolda doğduğum ve hayatımı yollarda geçirdiğim için böyledir bilemiyorum... Tabii ki yalan söyledim... Hiç kimse henüz Mad Max değil.''

Merhaba herkese, uzun yıllardır yine yorum yazmayı bir kenara bırakan ben ne kadar da aktifim öyle değil mi? Teveccühünüz efendim. Şimdi elimdeki kitabın her zaman olduğu gibi elime geçiş hikayesini anlatayım. Bu kitap, Eskişehir kitap fuarından 'aman tanrım param var bitirene dek harcamam lazım!' hunharından kopmuş gelmiş, İthaki standından alınmış, kapağına tutulunmuş nacizane bir kitaptır kendileri. Ve hayır alırken kitabın içeriğinden falan haberim yoktu. Bir kaç kitap seçimimden anlıyorum ki ben kapağına göre kitap alanlardanım. O yüzden bu kitabında kapağına durmaksızın övgüler yağdırabilirim.

''Dünya, taze domateslerin ve sivri biberlerin etrafındaki organik dansını icra ederken ben, radyasyon sızıntısı olan bir santralin arka bahçesinde piknik yapıyordum sanki.''

Bu kitap hakkında uzun uzadıya yorum yapabileceğimden emin değilim. Yani böyle okudum ama, ne okudum, niye okudum, güzel miydi yoksa değil miydi emin olamadığım hatta ve hatta karar veremediğim bir kitap. Parça parça öykülerden oluşuyor ve hakkını yememek gerekir ki, öykülerin sonuçları insana bir şeyleri gösterir nitelikte, yahut ben kendime pay çıkardım, bak yine emin değilim. Fantastik desek, bir nevi fantastik, ama değil gibi de, belki de bu kitap türünün başka bir adı vardır ama ben bilmiyorumdur - ki bu oldukça olası- ama tam da dilimin ucunda be!

''Oysa karanlık şeyleri düşünmesek ortaya ne hayalet ne de korku çıkacaktı. Düşünceler evrenindeydik ne de olsa ve her düşünce aslında dokunabileceğimiz kadar sertti.''

Çok minicik kitabın kısa özetini geçeyim, Gogo ismiyle seslenilen baş kahraman ve yandaşı Ferit'in Uzak Doğu'ya ve ruhlarına ve kendi zihinlerine, uykularına ve bir çok tapınağa yaptıkları yolculukları ele alıyor. Yazar, kitabı yaptığı seyahatten sonra yazmaya karar vermiş. Yazdıklarının ne kadarı gerçekten yaşanmış, ne kadarı tamamiyle hayal ürünü olduğu muamması ile beşyüz bilinmeyenli denklem ; ya da gidip yazara mail atabiliriz kim bilir.


''Hiçbir insanın ruhu tek değildir. Dünyaya saçılmış topraklar üzerinde, ruhunun diğer parçalarına ulaşmadan gerçek yolunu asla bulamazsın. Kendini parçalanmış bir vazonun küçük bir parçası gibi düşün. O kadar eksiksin ki sana bakınca ne olduğunu bile anlayamıyorum.''

Kitabın dili insanı sıkmayacak cinstendi, hatta ve hatta şöyle bir öneri getirebilirim ki, kitabı bir anda bitirmek yerine baş ucunuza, çantanıza ya da arada bir açıp okuyabileceğiniz ve çocukların ulaşamayacağı yerlere bırakıp, zaman zaman okursanız, tek solukta okumaktan kat ve kat daha fazla keyif alırsınız. Çünkü ben kendimden biliyorum, ara ara okuduğumda hissettiğim keyif bir anda bitirme çabamdan çok daha iyiydi. Acaba bu kitap biraz da kişisel gelişim sayılabilir mi? Birazcık? Ucundan bucağından? Hiç mi?

''İstediğin her şeye sahip olabilirsin ya da sahiplenmenin küstahlığına kendini kaptırmadan her şey ile dost olabilirsin. Önemli olan şu dostum, herkesin aradığı kainat senin göz kapaklarının ardında. Her şey beyninin kıvrımlarında bir yerlerde. Gerçeklik senin, benim değil ve benim gerçekliğimin içinde sen bir hayalden ibaretsin!''

Şahsi görüşüme gelip, kitap yorumunu noktalamak gerekirse, bu kitabı okuduğunuza pişman olacağınızı , ah vah zaman harcadım yazık ettim gibisinden hayıflanmalar nidalayacağınızı düşünmüyorum. Gayet hoşunuza gidecek, hatta bazı yerlerin altını çizip 'heh bu da güzel cümleymiş burada dursun' diyeceksiniz. Değişik bir tarzda, romandan farklı nefes almak için okunabilecek, kısacık minicik içi dolu turşucuk bir kitap.

öpücükler xoxox
















Share: